Aklî Hüsün ve Kubuh (Akılla Kavranan İyilik ve Kötülük)

 

Şeyh Abbas er-Rayyis


Kelâm âlimleri, aklî hüsün ve kubuh (iyilik ve kötülük) konusunu tartışırken şöyle demişlerdir: Bilinmelidir ki "fiil" (eylem), zorunlu (apaçık) tasavvurlardandır. Ebu'l-Hüseyin fiili, "kadir (güç yetiren) bir varlıktan sadır olan şey" olarak tanımlamış; kadir olanı ise "yapması ve yapmaması mümkün olan" şeklinde tarif etmiştir. Ancak bu durum mantıksal bir kısır döngüye (devir) yol açar. Kaldı ki fiil kavramı, kadir olandan veya bir başkasından sadır olan her şeyi kapsayacak kadar genel bir mahiyete sahiptir.

​Bu husus kavrandığında; sonradan meydana gelen (hâdis) bir fiil, ya sadece meydana gelmiş olmasıyla nitelenir (buna başka bir vasıf eklenmez) –ki dalgın veya uyuyan birinin hareketi böyledir– ya da ek bir vasıfla nitelenir. Bu da iki kısımdır: İyi (Hasen) ve Kötü (Kabih).

  1. İyi (Hasen): İşlenmesinden dolayı herhangi bir günah (veya kınama) gerektirmeyen fiildir.
  2. Kötü (Kabih): Bunun tam aksidir.

​"İyi" (hasen) olan fiil, iyiliğine ek olarak başka bir vasıf taşımıyorsa buna "Mubah" denir. Mubah; yapılıp yapılmamasında herhangi bir övgü (veya yergi) bulunmayan eylem olarak tanımlanır. Eğer iyiliğine ek olarak başka bir vasıf taşıyorsa, durum şöyledir:

  • ​Yapıldığında övgüyü, terk edildiğinde ise günahı (yergiyi) gerektiriyorsa bu **"Vacip"**tir.
  • ​Yapıldığında övgüyü gerektiriyor ancak terk edildiğinde günah gerektirmiyorsa bu **"Mendup"**tur.
  • ​Terk edildiğinde övgüyü gerektiriyor ancak yapıldığında günah gerektirmiyorsa bu **"Mekruh"**tur.

​Böylece "iyi" olan fiiller dört fıkhî hükme ayrılır: Vacip, Mendup, Mubah ve Mekruh. (Kötü olan) Haram ile birlikte değerlendirildiğinde "iyi ve kötü" (hüsün ve kubuh) hükümleri toplamda beş olur (Ahkâm-ı Hamse).

​Hüsün ve Kubhun Aklî Olduğuna Dair Deliller

​İyilik ve kötülüğün (hüsün ve kubuh) bizzat aklî meseleler olduğuna dair çeşitli deliller öne sürülmüştür:

Birincisi:

Bizler; şeriata (vahye) başvurmaksızın, bazı şeylerin iyi ve bazı şeylerin kötü olduğunu zorunlu (apaçık) bir şekilde biliriz. Nitekim her akıl sahibi, iyiliğin güzel olduğuna kesin olarak inanır ve onu över; kötülüğün ve zulmün ise çirkin olduğunu bilir ve onları kınar. Bu, şüphe götürmez zorunlu bir hükümdür ve gücünü dinden/şeriattan almaz. Zira ilahi dinleri kabul etmeyen Brahmanlar ve ateistler dahi şeriatı tanımadıkları halde bu ahlaki ilkelere (akıl yoluyla) hükmetmektedirler.

İkincisi:

Hüsün ve kubhun aklî olduğuna dair bir diğer delil de şudur: Eğer iyilik ve kötülük sadece şeriatla (din ile) sabit olsaydı, o zaman ne şeriatla ne de akılla sabit olabilirlerdi. İkinci önerme (ne şeriat ne de akılla sabit olamayacakları) icma ile batıldır; dolayısıyla birinci önerme de (sadece şeriatla sabit oldukları iddiası da) batıldır.

Şartlı önermenin açıklaması şöyledir: Eğer eşyanın iyilik ve kötülüğünü akılla bilemeseydik, yalan söylemenin kötü olduğuna hükmedemezdik. Bu durumda Yüce Allah'ın –hâşâ, O bundan yücedir ve münezzehtir– yalan söyleyebileceğine ihtimal verirdik. Eğer bize bir şeyin kötü olduğunu bildirseydi onun kötülüğünden, iyi olduğunu bildirseydi onun iyiliğinden emin olamazdık. Çünkü yalanı caiz gördüğümüzde, O'nun bize kötülüğü emredip iyiliği yasaklayabileceği ihtimaline de kapı aralamış olurduk ki, bu varsayım Yüce Allah'ın hikmetini tamamen ortadan kaldırır.

​Âlimler bu konuyu oldukça detaylandırmış ve aklî hüsün ve kubuh meselesinde daha pek çok delile değinmişlerdir. Ancak biz, metnin kısa ve öz olması amacıyla bunlara girmemeyi tercih ettik.

​Hakikatler ve İddialar Üzerine İnce Bir Tahlil

​Ardından –Aleyhisselam– sözlerine şu minvalde devam etmiştir:

"Hakikatleri dahi kuru bir iddiadan ibaret olan kişinin, iddiaları nasıl salt iddia olmasın?"


​Hakikatler (hakâik) kelimesi, "hakikat" kelimesinin çoğuludur. Dil âlimlerinin sözlük bilimindeki açıklamalarına göre hakikat; bir kelimenin ilk konulduğu asıl anlamıyla, dildeki yerleşik kullanımıdır. Bunun tam zıddı ise, kelimenin asıl anlamı dışında kullanıldığı "mecaz"dır. İncelediğimiz bu ibarenin işaret ettiği anlama gelince; her ne kadar sözlük anlamından çok uzak olmasa da ondan çok daha spesifik (özel) bir duruma işaret etmektedir.

​Buradaki "hakikat", söz ve eylemdeki doğruluktur (sadakattir). İbarede geçen bu hakikatlerin iddialarla karşılaştırılması şunu göstermektedir: Her ne kadar kendisi bu hakikatlere (doğruluğa) sahip olsa da, bu hakikatlerden doğan hakkın ispatı makamında, kendisi için bunları kesin (sabit) birer övünç veya mülk olarak görmeye razı olmamaktadır. Bu, onun eşsiz tevazusunun (alçakgönüllülüğünün) en zirve noktasıdır. Mademki (insanın sahip olduğu en yüce) hakikatler bile (Allah katında) birer "iddia" mesabesinde kalmaktadır; o halde salt iddiaların, delil getirme makamında bir geçerliliğinin olmaması veya hakkı ispatlamaya elverişli bulunmaması son derece doğaldır.

​Şu da oldukça makul bir yaklaşımdır ki; –Aleyhisselam– bu sözüyle genel manada tüm yönleriyle "insan" doğasına işaret etmiştir. Böylece, İmamet makamının sahip olduğu o aşkın ve yüce vasıflar bir yana bırakıldığında, bu söz hem kendisi hem de diğer tüm insanlar için geçerli evrensel bir kaide halini almaktadır.


مقالات مشابهة